Öne çıkan

Oğlum Bana Mama Dedi

Parçalı bulutlu bir perşembe günü. Yoğun iş gününün ardından tırtılımla bizim sitedeki oyun parkındayız. Tırtılım uzaktan bana bağırıyor heyecanla “fil figürünü buldum anne, gel de fil pastası yapalım” diye. Ve bütün heyecanını tek bir kelime ile binlerce mimik ve hareketle anlatıyor. „MAMAAAAAAAAA!!!!“
Yanyana oturduğumuz, parkta tırtılımın yaşıtı kızıyla oynayan anne bana dönüp, „oğlun sana mama diyince bozulmuyor musun?“ diye soruyor. Önce şaşırıyorum soruya, nedense çok intim bir soru gibi geliyor, kendimi atağa uğramış, hafif çıplak hissediyorum. Sonra benim cevabımı beklemeden bana kendi hikayesini anlatıyor. Almanya’dan İsrailli eşini tanıyınca göç edip Tel Aviv’e yerleşmiş, ilk iki oğlunu orada dünyaya getirmiş. Oğullarıyla kendi almanca konuşmasına rağmen, oğullarının ilk kelimleri hep İbranice olmuş, hatta ilk oğlu ona almanca anne -mama- demeyi reddetmiş, sadece „אִמָא“ diyormuş. Önceleri içini büyük bir hüzün kaplamış ama bilememiş bu hüzün hatta biraz da kızgınlık nereden geliyor diye. Sonra farketmiş ki oğunun ona Almanca anne demesini istiyormuş. Böylece eşiyle ve eşinin bütün İsrailli ailesiyle bir anlaşma yaparak kendine hep אִמָא değil de mama dedirttirmiş. Böylece aynı duyguları ikinci oğluyla yaşamamış, oğlu ona herkes gibi mama demiş.

Onun hikayesini dinlerken bazı yerlerde kendimi görüp çok iyi empati yapabildiysem de, hikayelerimizdeki farkı, duygu dünyamızdaki farklı renkler ve kokuları düşündüm.

O kocaman İsrailli ailede tek Almandı, oraya ait olmayan tek yabancıydı. Büyük ihtimalle bu ayrı dünyaları sürekli içinde taşıyarak oğullarıyla Almanca üzerinden kurduğu yepyeni bir atmosferde İsrail etkisi olmadan yaşamak istedi. Böylece oğlunun o atmosfere ait olmayan bir kelime ile tam da olmasını istemediği şeyi yapıp almanca yörüngesini terk etmesi, görevi iptal etmesi anlamına geldi. E annenin de çok canı yandı tabii. Büyük ihtimalle tesadüf değil şu anda artık İsrail!de değil de Almanya da yaşıyor oluşları.

Bizim hikayemiz de, same same but different. Anne de baba da Alman kozmik evrenine ait olmasalar da, beraber kurdukları dünya, Almanca dönüyor. Yabancıyız, ana dilimiz değil Almanca ama aile dilimiz artık. Bir de ana dili ve baba dili var bizde, farklılar onlar da birbirinden. Böylece kocaman bir dil salatasıyız bir ailece. Oğlum da buna yakışır biçimde, Türkçe, Almanca ve İspanyolca kokteyli ile konuşmaya başladı. Bazen öyle şeyler söylüyor ki, sadece bizim kurduğumuz dünyada anlaşılıyor söyledikleri. 

O yüzden bozulmuyorum.

Biliyorum çünkü tırtılımın dünyası benden çok daha geniş. 

Çok daha renkli. 

Çok daha kalabalık. 

Çok daha heterojen.

Eğer beklentim benimle olan bağında sadece beni dünyamda kalması olursa, onun kocaman dünyasını görmezden gelirmişim geliyor çünkü.

Eğer özgürce kelimelerini seçmesinden dolayı bozulacaksam, benim önceden belirlediğim ve arzu ettiğim bir yolda ilerlemesini istediğimi düşünür, seçimlerinde kendini tamamen özgür hissedemez çünkü.

Bütün tırtıllar küçücük kocaman bireydir çünkü.

Tırtıllar güvende, sıcacık aidiyet duygularından , ebeveynlerinin ellerinden geldiğince beklentilerini geriye çektiklerinde kocaman özgürlükleriyle en güzel kelebek olurlar çünkü.

Bence.

Annelik delilik çünkü.

Öne çıkan

Pandemi Tırtılı Karantinada

Her ne kadar çağımızın rock gruplarından biri gibi de duyulsa bu yazının başlığı, maalesef son iki hafta hayatımızın kocaman, iç karatıcı gerçeğiydi bu olay minik tırtılım.

İki hafta boyunca hem korona virüsüyle boğuştuk baban ve ben, hem de seni garip, bir 1,5 yaşındaki tırtıla anlatması çok güç bir sebepten dolayı seni dışarı çıkaramadığımızı anlatamamakla. Çok üzüldüm her seferinde dışarıdaki komşu çocuklarını görüp, teker teker adlarını bağırıp onlarla oynamak istediğinde, benim de her seferinde „sonra oğlum, şimdi dışarı çıkamayız“ dediğim zaman. En güzel argümanım olan, „şu anda çok soğuk, parka gidemeyiz“i bir anda kar tulumunu bulup dolabından bana getirince yerle bir ettiğinde, boğazım düğümlendi.
Amazondan istediğim 1242345 aktiviteyle biraz da olsun seni oyalayabildiysek de çok başarılı olamadık çünkü sen aslında sadece kumdan pasta yapmak istiyordun, başka bir şey değil.

Üzgünüm oğlum.

Üzgünüm pandemi zamanında maskeli insanlarla geçirdiğin için hayatının çoğunu.

Üzgünüm iki hafta boyunca anne babanın sana anlatamadığı nedenle eve hapsolduğun için.

Üzgünüm oğlum, yaşıtlarınla hatta herhangi anne baba dışında biriyle yakın ve devamlı bir ilişki kuramadığına.

Üzgünüm oğlum, -her ne kadar seninle ve babanla geçen bu bir yıllık karantinavari hayatı bir yandan sevsem de- sadece bize bu kadar bağlandığın ve dışardan -aile bile olsa- biriyle kendini çok da güvende hissedemediğin için.

Bu pandemi de geçer oğlum.

Geçmezse de sen büyürsün, umarım en azından yavaş yavaş neden böyle bir hayat yaşıyoruz, neden bu kadar maskeli yüz görüyoruz, sana anlatabilirim tırtılım.

Hiç olmadı hayatın deliliğinden bahsederim sana.

Ya da anneliğin.

Annelik,

delilik

çünkü.

Öne çıkan

Tesadüflere İnanır mısın Oğlum?

İşte geçti bile ilk haftası çok korktuğum iş hayatının. 

Korktuğum kadar da kötü değilmiş. 

Zamanın göreceliliği bir kere daha yanımdaydı çünkü. Bir toplantıdan çıkıp saatime baktığımda, 12 olmuştu bile. Seninle olan hayatımızı düşündüm hemen. Saat 12 ye kadar 14320 tane kitabını tekrar tekrar okumuş, önce odandaki sonra da salondaki tüm oyuncaklarınla oynamış, belki parka bile gidip gelmiş, en az iki kere yemek yemiş ya da en azından atıştırmış, 1232435 şarkıyla dans etmiştik ve pertimiz çıkmıştı bile. Tam öğle uykundan önce aradım seni, o telefondan sana ulaşmaya çalışan, küçük ekrana sıkışmış aile bireyi bendim bu sefer. Önce sevindin, tezahürat ettin beni gördüğüne, sonra da kızdın elini bana uzattığında sana ulaşamadığım için ve ağlamaya başladın telefonu kapatırken. İçim… Buruldu… Ne yapacağımı, nasıl tepki vereceğimi bilemedim, telefona bakakaldım…

Korkttuğum kadar da kötüymüş. 

Her seni düşündüğümde yanında olmak istedim. Yaptığım iş ne kadar hoşuma gitse de senden güzel değildi. Çok merak ettim hep, tam seni düşünürken neler yapıyorsun diye. Hayır endişelenmedim hiç, biliyorum babanla mutluydun. Ama senin için hayat filmi çok daha yoğun, zaman ışık hızı kadar hızlı. O yüzden ben burda daha yavaş bir zaman balonunun içindeyken, yeni yeni şeyler keşfederken sen yanında olamadığım için hep içim burkuldu. İşten çıkıp bisikletle sana gelirken öyle sıcak öyle yumuşak bir histi ki içimi kaplayan, resmen bu his uzun sürsün diye acele etmedim, sindire sindire yüzümde gülümsemeyle ve gözümün önünde tatlı suratınla yavaş yavaş pedal çevirdim. 

Eve gelince beni nasıl karşıladığını umarım hayatım boyunca unutmam. Önce saf bir mutlulukla bana gelip sarıldın, öptün. Sonra hemen neyle oynuyorsan beni oyununa kattın, beraber oynamak istedin. Ta ki o zamana kadar eksik olan şey aklına gelene kadar. Sakince ve kibarca mememe dokunup ‚ıııh‘ diye rica ettin anne limanına demirlemeyi. Emzirirken de gözlerini gözlerimden ayırmadın.

Tesadüflere inanmıyorum. Önceden şüphem vardı, senin doğumunla beraber onlar da yok oldu. 3. evlilik yıldönümümüzde, nikah saatinden 3 dakika sonra dünyaya gelmen tesadüf değil bence. Aynı şekilde işten gelince kısa bir sonra beni kitaplarına götürüp daha önce çok da iplemedğin bir kitabı tekrar tekrar sana okumamı istemen de tesadüf değil. Kitapta minik maymun annesini ormanda kaybediyor, kelebekten yardım istiyor. Kelebek bütün hayvanları gösterdikten sonra en sonunda maymuna benzeyen babasını gösteriyor, minik maymun mutlu olsa da çok tatmin olmuyor ve hala annesini arıyor. Babası da en sonunda annesine götürüyor maymunu. Son sayfada da anneyle minik maymun sarılıyorlar, baba da mutlulukla ona bakıyor. Okurken acele acele son sayfaya gelmemi istemen ve son sayfada minik maymun annesini bulunca ‚anneeee’ diyip mutlu olman da hiç tesadüf değil bence.

Bütün bunlar tesadüf olmadığı gibi annelik de delilik işte…

Öne çıkan

Yapamadım, Tutamadım Zamanı Oğlum…

Bütün o sen doğduğundan beri çekilen videolardan toplama bir film yapmak için harcadığım saatler… 

En özel anlarından oluşan fotoğraf albümü yapmaya yeltenip neredeyse her fotoğrafı özel bulup altından daha kalkamadığım bir aktivite olan ilk fotoğraf albümünü hazırlamaya çalıştığım zaman… Neredeyse iki aydır sen yattıktan sonra bunlarla uğraşıyorum. Manyak gibi hiç bir şey izlemeden. hiç bir şey okumadan, sadece bütün sene topladığım 2918347293487 milyon video ve fotoğrafınla cebelleşiyorum.

Annelik iznimin son haftasına gelince farkediyorum ki, bütün bunlar zamanı tutma, dondurma çabam aslında. Bütün senenin resimlerine, videolarına tekrar tekrar bakarsam, her büyüdüğün günü biraz daha kafama kazırsam sanki zaman daha yavaş akacakmış, sanki bu sene hiç bitmeyecekmiş gibi bir düşünceyle yapıyorum hepsini. Ama tutamıyorum oğlum. Donduramıyorum ya da yavaşlatamıyorum zamanı. Işık hızıyla büyüyorusun ve ben de her geçen gün zamanın göreceliğine biraz daha şaşıyorum.

Her anını doya doya yaşadım, yaşadık ya bu seneyi, işte ondan gözlerimdeki yaşlar üzüntüden değil de nostaljiden. Kokunu her gün doya doya içime çektim, ne kadar istiyorsam o kadar öptüm seni. Sanrım o kadar o öptük ki seni, sen de bu yüzden herkesi, kitaplardaki bebeklerden FaceTime daki anneanne, babaanne ve dedelerine kadar herkesi öpüyorsun.

Her anını ne yazık ki hatırlayamacağım ilerde sanırım oğlum ama bu senenin bende bıraktığı hissin kokusunu, rengini ve tadını hep içimde taşıyacağım. Her gün seninle uyanıp, günümün seninle geçip seninle bittiğini bildiğim koca bir sene. Beni anne yapan, seni de benim bal oğlum yapan sene. Sürekli büyüyen bir aşkla devamlı değişen ve gelişen ihtiyaçlarına adapte olmaya çalışırken, seni sarıp sarmalamak ve dünyayı keşfe çıkman için özgür bırakma arasındaki çizgide gidip gelirken, ben de seninle büyüdüm bu sene oğlum. En karanlık geçmişten gelen uğultulardan en aydınlık sonsuz sevgi potansiyelimi keşfettim seninle oğlum. En zayıf anlarımdan en nereden geldiğini bilmediğim güçlü anlarıma tanık oldum seninle oğlum.

Sadece bir senede hayatımda 32 sene yaşamadığım yoğunlukta duygular yaşadım oğlum. Seni dünyaya getirmek, seni tanımak ve her gün büyüdüğünü görmek başıma gelen en güzel şey bal oğlum.

Bütün kalbimle teşekkür ederim bu en güzel ikimizli sene için bebeğim.

Seni seviyorum.

Yine delirdim işte, annelik çılgınlık, annelik delilik bence. 

Öne çıkan

Yazılamayanlar ve biz

Mayıs başıymış son yazdığım zaman, şimdi baktım. Yani neredeyse 3 ay olmuş son şu masaya oturup yazdığımdan beri. Sanırım bugün önümüzdeki haftanın todo’larını yazarken sayfada Teo’nun doğumgününü için todo liste hazırla cümlesini görmüş olmam beni motive etti hatta panikletti. Nasıl geçti zaman, nerede kaldı o günler, saatler, dakikalar, saniyeler?

Lohusa zamanında özellikle hep aklımdaydı, „zaman hızlı geçecek, bu günler çok kıymetli, iyi bak tırtılının suratına“ diye hep temkinlemiştim kendime. Bu temkinler sırasında sanki zamanın göreceli olduğu ve tırtılımla aşk yaşarken ışık hızıyla geçeceğini bilmek zamanı bir nebze olsun yavaşlatır ya da deneyimin yoğunluğundan kafama ve ruhuma daha iyi kazınır yaşanmışlıklar diye düşündüm sanırım. Yanıldım sanki, zamanın hızlı geçeceğini bilmek onu bir nebze olsun yavaşlatmıyormuş. 
Temkinli ya da temkinsiz, zaman bitti.
Bir yıl bitti neredeyse. 

O kadar çok yazacak malzeme vardı ki halbuki.

Not etmiştim hem de telefonumun sonrasında bir şeyi çok zor bulduğum notlar havuzuna. 

Çocuk parkında sana kötü davranan kızı ve gıcık pasif annesini yazıcaktım.

İlk „artık yardıma ihtiyacım var“ dediğim ve pilimin bittiği günü yazacaktım.

Yavaş yavaş benden fiziksel olarak koparken, sen yedikçe ben de yemiş gibi oluyorum ama bir yandan da benden ayrılmanı izlerken mutlu bir hüzün doluyor içimde diye bir yazı yazacaktım.

İlk mama mama mama dediğini ve bununla beraber sanırım beni kastettiğinden hemfikir olduğumuz günü yazıcaktım.

Seninle beraber örümcek korkumu yenmeye çalıştığımı, yenemediğim anlarda da tüm gücümle korkmuyormuş numarası yapmaya çalıştığımı yazacaktım.

Nasıl babanla yeni bir ilişki kurarken zorlandığımızı, yapabildiklerimizi, daha beceremediklerimizi ve süper yaptığımız şeyleri yazıcaktım.

İşe başlama zamanı başlarken nasıl dikkatimi kendime yöneltmeye çalıştığımı ama çoğu zaman yarım yamalak hissi içimde olduğuyla ilgili bir yazı da vardı listemde.

En önce de doğum hikayemi her anıyla önce unutmamak sonra da sana anlatabilmek için detaylı detaylı yazıcaktım.

Yazarım belki bu saydıklarımı, bazılarını. Ya da hiçbirine zaman gelmeden yeni yazılar gelir.

Çok yoğun geçiyor günler tırtılım seninle. Eksponansiyel bir hızla gelişip büyüyorsun, biz de seninle büyüyoruz. Dünyamız genişliyor seninle. Acayip eğleceli rodeo bu ama bütün gün roller coasterdaymışçasına pelt oluyorum günün sonunda. Yorgunluğun farklı boyutlarını yaşıyorum hem de şu anda çünkü ne sen ne de ben neredeyse bir senedir aralıksız 4 saatten fazla uyumadık. 

Ama her şey bir yana, çok mutluyum ben tırılım. Hiç olmadığım kadar mutluyum. Biraz da stresliyim ama çünkü daha sen bir yaşına girmeden o kadar çok şey hazırlamaya yeltendim ki, altından kalkarsam bravo bana.

Seni seviyorum bebeğim, iyi ki ben annen yaptın.

Ve deliriyorum her geçen gün daha tırtılım. Çünkü annelik apaçık delilik!!!

Öne çıkan

Kırmızı bisiklet, analık ve ananas

„Alexanderplatz’da bir işim var, hadi gidelim arabayla, küçük tırtılımın da tam uyku vakti, mışıl mışıl uyur arabada“ dedim. O da, „Bugün zaten spor yapmak istiyordun, bisikletinle sen git gel, hallet işini istersen“ dedi. Der demez çok kızdım. Önce tersledim, „Beni bu havada sırf üşendiğin için yolluyorsun“ dedim. Sonra „ne zaman istersem o zaman yaparım sporumu“ dedim. Dedim ve derken daha cümle bi absürt geldi kulağıma. Sonra havaya baktım, aslında tam terletmeden ve üşütmeden üfür üfür bisiklet havasıydı. Sonra iki gün önce kırmızı bisikletime bakıp onu ne kadar özlediğimi söylediğim alıma geldi.

Sonra hemen sanki biraz önce parlayan ben değilmişim gibi suratımda bir ciddiyetle google maps’e hesaplattım kaç dakika sürer bisiklet yolu diye. 30 dakika gidiş, 30 dakika dönüş. Yarım saat de işim sürse, oldu sana 1,5 saat. Sonra havaya baktım bir neden ararcasına. Yağmur yok. Her şey sanki neon bir okla bisikletimi gösteriyordu. Derin nefes aldım, tırtılımım tatlı yorgun gözlerine baktım ve tamam dedim, „Gidiyorum!“

Atladım kırmızı Ferrari’me ben de. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Rüzgarı yüzümde hissederek, kulağımda gönül rahatlığıyla dinleyeceğim audio kitabım ve ben yine yollardaydık. Tıpkı eskisi gibi hissettim. Sadece bir milisaniye. Sonra gözümün önüne geldi tatlı suratın. Eve dönüp dönmemek eskiden tamamen bana bağlı ve spontan olabilecekken, şimdi sen vardın döneceğim. Bekliyordun beni. Farkında olmasan da bazen, bekliyordun. Belki de ben senden daha çok bekliyordum tekrar yanında olmayı. Yüzüme vuran rüzgarı ne kadar sevsem de. 

Bu bisiklet, kafamnda anne chapter’ımdan önceye aitti bugüne kadar. Sen karnımda büyüdükçe binemez oldum ona spor modelinden dolayı eğilerek kullandığım için. Sen geldikten sonra bütün tekerleki tekerleksiz araca seninle beraber binmek istediğimden de, kullanmadım daha önce Ferrari’mi. Ha sensiz gittim bir yerlere çoktan ama hep yürüme mesafesi, hep koşarak sana geri sarılabileceğim noktalar oldular. İşte bugün, zamanı geldiğini hissettim, ve bastım pedalına kırmızılının. Senden bir adım daha ayrıldım, Bağımlılığın bir düğümünü daha açıp bağlılığa çevirdim.

Bir saati biraz geçmişti eve döndüğümde. -Biraz pedala abanmışım sanki farketmeden-
Uzaktan pencereden izledim önce sizi. Her zamanki gibi babanın kucağında, buzdolabının önünde, ağzını şapırdata şapırdata meyve yiyordun. Yanakların kızarıktı hala, muhtemelen yeni uyanmıştın babanla uykundan. Sonra içeri girdim, bana gülümsedin, sonra kafanı babanın elindeki ananasa çevirip büyük bir ciddiyetle yemeğe devam ettin. Gittiğimi farketmemiştin bile. Ben bu kadar duygu buhranı içinde anneliği ve insaniyeti sorgularken, sen mutlu mesut şapır şupur ananasını yiyordun. Afiyet olsundu o zaman oğlum.

Zaten annelik delilikti. Di mi?

Öne çıkan

Muz ve Korona Günlükleri

O muzu öyle ısırmayacaktın benim küçük tırtılım.

Karantinadayız yaklaşık bir haftadır. Korona virüsü dünyada tanık olduğun ilk ve korkarım ki son olmayacak bir pandemiye dönüştü, bizler gibi bir çok insan, yeryüzünde ilk defa karantinamsı bir deneyim yaşıyor.

Ha bizim için çok bir şey değişmedi, o ayrı. Biz zaten -günlük gezmelerimizi ve son üç haftalık İstanbul ziyaretimizi saymazsak- gönüllü karantindayız seninle yedi aydır zaten. 

Almancada Abnabelung (göbek kordonunun düşmesi, ayrılması. Bu nedenle fiil ayrılmak için de kullanılıyor) diye güzel bir kelime var, şu anda mecazi olarak yine bu süreci yaşıyorum seninle. Belki de ilk defa bu kadar yoğun. Bu dünyaya geldiğinden, vücudunun benden ayrıldığı zamandan beri, seni besliyorum kendi vücudumla. Bu da koskocaman ayrılsak da beraberiz hissini beraberinde getiriyor tabii. Sadece benim vücudumdan beslenerek bir ayıboğan (dedenin sana taktığı lakap) bebeğe dönüşmeni zevkle izledim şu ana kadar. Ama artık bu dünyadaki en zevkli şeylerden biri olan yemek fiiline geçme zamanın geldi. 

Her geçen gün farklı tatları deneyimlemen, yüzündeki bazen ışıltı bazen de şok olma hallerin o kadar tatlı ki, kalbim patlayabilir her seferinde sevgiden.

İşte dün de, sebze püreni hazırlarken, çok acıkıp sabırsızlandığın için, her zaman bayılarak yediğin muzu eline verdim. (Kan çekiyor işte baban muzun memleketi Ekvador’dan geldiği için)

Hemen anladın elinde ne olduğunu ve bana acayip olgun ve sakin, sanki „sonunda anne, teşekkür ederim“ bakışı attın ve gözlerimin içine baka baka ciddi ve sanki hayatının en başından beni bunu yapıyormuş gibi, ağzındaki minik iki dişinin de yardımıyla küçük bir parça kopardın muzdan ve dişsiz ağzınla sakince ve huzurlu bir halde çiğnedin muzu. Sen bunları yaparken ayıramadım çoktan ıslanan gözlerimi senden. Çok hızlı gelişti her şey. Evet ayrılıyoruz minik tırtılım. Her geçen gün güçleniyorsun, her geçen gün bağımsızlaşıyorsun. En önemlisi her geçen gün özgürleşiyorsun aynı zamanda. Bu yüzden sen sakince muzunu ısırırken bu deli anne neden ağlıyor diye sorarsan açıklamak zaman alabilir. O kadar fazla duygu bir arada ki…

Okuduğum bir kitapta annelik deneyimi, senden ayrılan bir kol ya da bir bacağının senden bağımsızca ilerlediğini izlemeye benzetilmişti. Haklıydı yazar sanki biraz. Ama her ne kadar hayatımın en güzel deneyimi olmuş olasa da seninle tek vücut olmak, seni o kadar seviyorum ki, benden ayrılmanı, bağımsız ve özgür olmanı dört gözle bekliyorum. Hayatın boyunca bana bağlı olmanı diliyorum -tabi sen de istersen- ama asla bağımlı olmanı istemem. Ben olmadan da mutlu ve güçlü olabilmen önemli küçük bebeğim.

Bu pandemi çılgınlığı bir kere daha biz teknoloji çağında, dünyanın küçücük olduğunu, sınırların gittikçe belirsizleştiği her hücremizde hissederken birden mesafelerin uzadığını, sınırların belirginleştiğini yaşıyoruz bu karantina günlerinde. Küçücük bedeninde çoktan kocaman dünyayı taşıyorsun, babanla benim doğup yetiştiği toprakların arasında neredeyse bir dünya var. Bu içinde taşıdığın kocaman dünya eminim hayatı çok farklı gözlerle deneyimene neden olucak. Senin hayatını ve önündekileri düşündükçe içimi heyecan kaplıyor, bir yandan da korkularım tırmalıyor kalbimi. Dünyada bütün iyiliklerin kocaman bir ivmeyle büyüdüğü gibi, kötülükler ve zorluklar da büyüyor küçük tırtılım. İşte tam bu yüzden de bağımsız ve özgür olman elzem bebeğim. Daha bebeksin biliyorum ama bugün o muzu o kendinden emin bir şekilde ısırdın ya, yarın bir bakmışım kocaman olacığını biliyorum.

Seni seviyorum küçük tırtılım. Bu pandemi de işte bu yüzden beni ekstra delirtiyor. Evet annelik delilik. 

Öne çıkan

Döner lokantası, iç sesler ve annelik

28.02.2020 saat 17 civarları, İstanbul’da bir döner lokantası

Küçük tırtılım, anneannesi, dedesi ve ben, bütün neşemiz ve iştahımızla oturduk masamıza. Küçük kahkahalar ve inceltilmiş melodik seslerimiz çıkarken masamızdan, yan masaya gitti gözüm. Anne ve 10-11 yaşlarında kızı ve 6-7 yaşlarında oğlu yemek yiyorlardı. Daha doğrusu anne ve kızı yemeklerini bitirmişlerdi, küçük oğlan hala pilavını ve dönerini yiyordu. 

Masa ilgimi çekti, çünkü bir kere hiç bir ses çıkmıyordu. Yaklaşık 15 dakika boyunca kaldılar yanımızda. Hiç bir dialog geçmedi bu 15 dakikada. Dahası en ufak bir gülücük ya da mutluluğu andıran herhangi bir mimik yoktu orda. Anne telefonuna gömülmüştü, hiç kafasını kaldırmıyordu ve sanırım sadece bir parmağıyla ekranı ‚scroll‘ ediyordu. Küçük kız, elindeki ıslak mendille, oldukça somurtuk bir yüz ifadesiyle oynuyordu. Küçük koca gözlüklü oğlan da sessizce -ve somurtarak- tabağındakileri yiyordu. Tam ben bu kız nasıl sıkılmıyor bu mendille oynamaktan diye düşünürken, küçük kız elindeki mendili bırakıp çatalla önündeki tabağa vurmaya -daha doğrusu dokundurmaya- başladı. İşte annesi ilk ve son defa o zaman konuştu küçük kızla: „Vurma tabağa, etraftakiler rahatsız oluyorlar.“ dedi. Kız durdu, anne kafasını hiç kaldıramadığı telefonuna bakarak parmağı ile ekranı okşamaya devam etti. Zaten sesliydi lokanta, en yakın masa olarak „hiç rahatsız olmadım ki“ diyesim geldi, sustum. Zaten küçük kız da, biraz daha somurtarak mendille oynamaya geri dönmüştü bile.

Acayip güzel bir kitap okuyorum şu anda: Nihan Kaya’nın ‚İyi aile yoktur‘ kitabı. Kitapta aklıma şimdiden kazınan bir cümle, o yan masaya bakarken uğuldadı kafamda: „Biz ebeveynler saygı ile itaati birbirine karıştırıyoruz, çocuklarımızın bize sorgusuz sualsiz itaat etmesini bekliyoruz ve buna da toplum olarak saygı adını veriyoruz.“

10 yaşlarındaki bir kızın -10 dakikalık gözlemden sonra bile- bu kadar mutsuz bir suratla o mendili etrafta olup bitenin, annesi ve kardeşiyle edebileceği sonsuz sohbetlerin, sorabileceği sonsuz soruların, anlatabileceği sonsuz deneyimlerin önüne koyup bu tek tarafli oyunu seçmesi, aslında bu kızın çaresizliğini ve umutsuzluğunu anlatmaz mı bize? Küçücük oyun girişimi, hafif, çok sesli ve agresif olmayan dikkat çekme girişimi, korkunç bir başarısızlıkla son buldu hem de. Annesinin -dikkati çekilmesi gereken kişinin- dikkatini çekemedi, o kafanın o telefondan kalkmasını başaramamakla beraber, annesi tarafından etrafı rahatsız etmekle suçlanmış oldu. Yani annesi hem kızını ve ilgi arayışını yok saydı, istediği şeyi ona veremedi, hem de ilgi isteme girişimini, etrafı yani içinde bulundukları toplumu rahatsız etmekle bağdaştırdı. Eminim bu yaşanmışlık küçük kız için ne bir ilkti, ne de bir son.

Şimdi bu küçük kız nasıl ileride ilgi veya sevgi istediğinde bu isteğini yerine getirsin? Yaşadıkları ona sürekli: „İlgiye ihtiyacın olamaz, olsa da bunu dile getiremezsin!“ derse, bu kız kendi duygularına ve ihtiyaçlarına kulak tıkamayı er ya da geç öğrenecek ve içselleştirecek. Böylece ihtiyacı olduğu şeyi dile getirmesine -ve etrafı rahatsız etmesine- gerek kalmayacak çünkü artık neye ihtiyacı olduğunu bilmeyecek. 

Neye ihtiyacı olduğunu bilmeyen bireyler çok kolay manipüle edilirler. Çünkü onlar zaten neye ihtiyacı olduklarını dikte eden kişileri, otoriteleri ararlar.

En kötü ihtimal, küçük kız kendi ihtiyaçlarından bi haber, yetişkinlik dünyasına adım atacak ve orada diktelerin farklı boyutlarıyla yaşayacak.

En iyi ihtimal, küçük kız bazı göz açıcı deneyimlerden sonra, kendi isteklerinin de olabileceğini ama bunlardan ne kadar uzaklaştığını fark edecek ve bu sesi duymak, sonraki adımda da dile getirebilmek için -ya kendi, ya bir terapistle- bi hayli zorlu ve acılı bir patikadan geçecek.
Bütün bunları düşünürken ve küçük kızın sabote edilen benliğine ve iç sesini dinleme kabiliyetine yas tutarken, etrafı merakla ve heyecanla izleyen küçük tırtılıma baktım. Mükemmel bir anne olmadığımı ve olamayacağımı biliyorum. Olmak da istemem zaten. Ama bildiğim şey şu ki, bütün gücümle seni, ihtiyaçlarını dinlemen ve onları dile getirmen için motive edip destekleyeceğim tırtılım. Senin üzerinde hakimiyet kurmadan, seni ego tatmini aracı olarak kullanmadan, benden ayrı bir varlık olduğunun ve her yaşta çok değerli bir birey olduğunun bilinciyle yaşayacağız, büyüyeceğiz. Sen büyürken senin yanında seninle beraber -senin adına değil- her şeyi deneyimlemek icin sabırsızlanıyorum. Minik 6 aylık bebek gözlerindeki sonsuz merak ve heyecanın solmaması için elimden geleni yapacağım tırtılım. 

Anneyim ve anne olduğumdan beri çocuklarını duymayan, görmeyen annelere, babalara çok kızıyorum. Çok geçmeden bu kızgınlık, üzgünlüğe dönüşüyor çünkü bu ebeveynler, kendi iç seslerinden uzaklaştırılmış küçük kızlar, küçük oğlanlar aslında. Kendini duyamayan, göremeyen biri, çocuklarını nasıl dinleyebilir ki? Üzülürken tekrar kızıyorum sonra. Çünkü bu zinciri kırmak mümkün. Biraz çabayla, biraz da destekle mümkün. Herkes için. Mi acaba?

Delirdim yine işte, psikologluktan değil bu, annelikten. Annelik delilik. Mi acaba?

Herkesin -ebeveyn olsun olmasın- okuması gerektiğini düşündüğüm iki kitap önerisi:
Nihan Kaya – İyi aile yoktur
Alice Miller  – Yetenekli çocuğun dramı (The drama of the gifted child)

Öne çıkan

Küçük el büyük el

Saat 10:01, gün içindeki ilk uykuna dalmak üzeresin. Yatakta yan yana sarılarak yatarken, sen bir yandan emerken, ben de kafanı, alnını okşuyorum, minik bir melodiyle uyku ülkesine yavaş yavaş giderken kapanan gözlerini ve uzun kirpiklerini seyrediyorum. Sonra elimize kayıyor gözüm. Hiç farketmeden, küçük elin elimin içine girmiş, güven içinde dinleniyor. 

Çok duygulanıyorum ellerimizi görünce.

Bir film dönüyor sonra kafamda.

Yıllar geçiyor, sen büyüyorsun, bu minicik elin de büyüyor. 

Şu anda bütün elini kaplayan, koruyan, sarmalayan elim, zamanla yetmiyor onu saklamaya. 

Elin büyüyor, yavaş yavaş avucumdan dışarı fışkırıyor. Tıpkı dışardaki kocaman dünyayı keşfetmek isteyen özgür, saf, maceracı ve heyecanlı sen gibi.

Bir zaman sonra elin çıkıyor tamamen dışarı, artık el ele tutuşurken kimse kimseyi sarmıyor, yan yana sımsıkı tutabiliyoruz sadece birbirimizi. Bu sırada senin hayat hikayelerini heyecanla dinliyorum, kendi hikayelerimi de anlatıyorum bol bol.

Sonra zaman geçerken, hayat devam ederken, benim ellerim küçülmeye ve kırışmaya başlıyor.

Senin kocaman ellerin, kocaman dünyanın yansıması sanki. O kocaman ellerin şefkatle ellerimi alıyor, kavrıyor sonra. Artık roller değişirken, senin kocaman dünyanda, kırışık küçük ellerim huzurla, merakla ve sonsuz bir mutlulukla senin elinin icinde dinleniyor.

Gözlerim ıslanıyor, hissediyorum. Kafamda dönen filmden çıkarken, çoktan derin uykuya geçtiğini farkediyorum. Elini yavaşça bırakıp, minik şişman yanağına bir öpücük kondurup, içeri geçiyorum. 

Kendime bir kahve koyup, to do listeme başlıyorum sonra.

İşte yine delirdim sanırım. Annelik delilik mi? 

Öne çıkan

Artık prematüre değilsin oğlum.

Hiç ayrılmak istemedim. Nefesini hep vücudumda hissetmek istedim. Kucağımdan bırakmak istemedim, bebek arabasına koymak istemedim, kendi yatağında yatırmak istemedim, koynumdan ayırmadım. Hiç bir isteğini ertelemek istemedim, her ağladığında neden ağlıyorsun diye kafa yordum, problemini hemen çözmeye çalıştım. Işık hızıyla meme verdim (bazen göğüs uçlarım dirsek acısından da fazla acısa da) hemen ıslanan altını değiştirmek istedim, eğer altını değiştirmek aklıma geç geldiyse kızdım kendime. En önemlisi eğer kucağımda değilsen, ağladığın anda dayanılmaz bir istekle meşgul olduğum her şeyi bırakıp acayip yoğun bir şehvetle (ve panikle) kucağıma aldım seni. Ilk üç ayımız hep böyle geçti. Ne yakındım ne üşendim. Doğduğundan beri aralıksız iki buçuk saatten fazla uyumasam da hiç yorulmadım sana olan aşkımdan.

Hamileliğimin en başından beri söz verdim okuduğum, bildiğim ya da onun bunun teorisi olan pedagojik, psikolojik kuramların kölesi olmamaya. İçimden geldiği gibi, doğrusu yanlışı olmayan bir anne olmaya. Winnicott’un good enough mother kavramı tek hoşuma giden kavram hala seninleyken. Tabii ki psikoloji/pedagoji literatüründen edindiğim bilgiler eminim yol gösteriyordur bana ben farketmesem de ama bütün edindiğim bilgiler, hayvansal anne içgüdümün arkasından gelsin istedim/istiyorum hala. Seni elimden geldigi kadar özgür ve yargısız yetiştirmek istiyorum çünkü küçük tırtılım.

Ve biz böyle koyun koyuna yuvarlanırken, sonunda daha önce duymadığım ama doğumundan beri gümbür gümbür hissettiğim teoriyle karşılaştım. Diğer gelişmiş memelilere kıyasla insan bebeğinin bu kadar çaresiz ve savunmasız olmasının nedeni, aslında biz evrimleşirken, dört ayak üstünden iki ayağa geçerken verdiğimiz tavizden (compromise) kaynaklanıyormuş. Şaha kalkarken iki ayak üstünde, öne doğru katlanan kalçamızdan dolayı, uterusumuzdaki/karin bölgemizdeki yer daralmış ve bebişler daha fazla kalmalari gerekirken anne karnında, amanın yerim dar deyip dünyaya erken gelmek zorunda kalıyorlarmış. Bazı bilim adamları 3 ay, bazıları da 16 hafta erken geliyor insanoğlu-insankızı dünyaya diyorlar. Bu nedenle zamanlı zamansız doğan bütün bebekler aslında prematüreymiş. Bunun sonucunda da aslında daha çıkmamaları gereken vücutla normalden çok daha fazla ten temasına ihtiyaçları oluyor, isteklerinin hemen karşılanması gerekiyormuş. Bazı teoriler daha da ileri gidip, bebek arabasının ve bebeklerin ebeveynlerinden ayrı yataklarının stratejik bir şeklide, insanlar duygularından uzaklaşsın ve ileride soğuk kanlı bir şekilde savaşa gidebilsinler diye (Avrupa’da) icat edildiklerini savunuyorlar. 

Savaş teorisini bilmem ama bu prematüre olayı o kadar kafama yattı ki benim, önüme gelen herkese anlatıyorum. Çünkü ruhumun derinliklerinde hissettim ben bu teoriyi. Senin bu dünyaya daha hazır olmadığını, hep koynumda olman gerektiğini. Tek amacı hayatta kalmak olan ve bunun için epeyce çaba sarfeden minik bebekleri ‚eğitme’ kavramının ne kadar saçma olduğunu‚ „bırak biraz ağlasın, kucağa alıştırma o kadar“ diyenlere kafa atma isteğimi. Önceleri bu duygu hep sürecek diye beklerken, sen büyürken, -hakikaten 4. aydan itibaren- azar azar kendi başına olabilirken, benim de yavaş yavaş vücutsal ayrılışım, kopuşum başladı. Ha hala koyun koyuna yatıyoruz o ayrı (sen beni istemeyene kadar, yerin dar gelene kadar seni koklaya koklaya uyuyacağım sanırım) ama gün içinde uyurken yatağa koyuyorum artık seni hem rahat uyu hem de ben de bizsiz hayatıma devam edeyim diye. İçimden yavaş yavaş hayatımın (fiziken) sensiz kısmı için bir şeyler yapmak geliyor. Seviniyorum her geçen gün güçlenip kendi başına yetebildiğini gördükçe. 

Artık prematüre değilsin oğlum. Hala minik bir tırtılsın ama kozanı örmeye yavaştan başladın, görüyorum. Ör de acele de etme büyümek için. Ha bi de mümkünse hep böyle süt kok lütfen. 

Bak yine deliriyor muyum? Annelik delilik mi?

Öne çıkan

Tektipleştiremediklerimizden misiniz?

İşte başlıyoruz.

Tektipleştirmeye, karşılaştırmaya, negatiflere, henüz olmayan ve olması gerekenlere konsantre olup, çoktan olmuş olanlara aldırmamaya.

Almanya’da bebeklerin kontrol edilme rutinleri, 6 yaşlarına kadar tarihlerine kadar belirleniyor doğdukları andan itibaren. Elinize de sarı bir kitap veriyorlar kapağında bu tarihlerin olduğu. Yapsınlar tabii tüm kontrolleri, tıbba inancım sarsılsa da hala kocaman sarılıyorum bir şey yanlış giderse. Özellikle de konu küçücük bedenler olunca insan çaresiz, sudan çıkmış balığa dönüyor. Hele bir şey ters gidip de canları yanarsa.

İşte bu rutin kontrollerin dördüncüsündeydik tırtılımla. Gayet mutlu ve sağlıklı bir bebek bizim tırtıl. Bunu sadece pembe anne gözlükleriyle değil, objektif bir yetişkin olarak da söyleyebilirim. Yaptı doktor hanim rutin kontrollerini tüm Alman soğuk kanlılığıyla. Bunlardan biri de bebekleri yüzüstü yatırıp sırt kaslarındaki gelişimi gözlemlemekmiş meğerse. Benim tırtılım sevmiyor doğduğundan beri yüzüstü yatmayı ya da yüzüstü durmayı. Arada yine de bana kızana kadar koysam da göbeğinin üstüne, çok ısrar etmemiştim şimdiye kadar, sevmiyor diye. Mutlaka onun da günü gelecektir diye. Sonuçta hayatımda hiç yüzüstü duramayan bir bebek görmedim. 

Doktor hanım karnının üstüne koyduğunda doğal olarak söylenmeye başladı bizim tırtıl. Dirseklerini yüzünün önüne getirip etrafa pampers reklamı bebeği gibi gülücükler saçmak yerine, kollar geride, hakikaten tırtıl gibi debelenmeye başladı. Çok da uzun sürmedi bağırıp çağırması, yeter alın beni bu pozisyondan demesi. Doktorun şimdiye kadar kontrollerden sonraki her şeye tik atmış memnun suratının yerine memnuniyetsiz, sorunlu bir ögrenciyle konuşur gibi bir ifade geldi. Sonra da kıl olduğum cümleleri sarfetti: „aslında üçüncü aydan itibaren bebeğinizin karnının üstünde stabil bir şekilde durması gerekiyor, sizinki daha yüzer gibi, pozisyona hakim değil. Her gün mutlaka 10-15 kere ağlayana kadar yüzüstüne koyup pratik yaptırın. Bir sonraki aydaki randevumuza kadar bu pozisyonda duramazsa, fizyoterapi yazıcam.“

Her çocuğunun problemsiz bir şekilde büyümesini izlemek isteyen ebeveynler gibi hıhııı tamam diye kafa salladık biz de. Zaten hemen arkasından gelen aşı prosedüründeydi benim aklım, nefret ediyorum ama hayır da diyemiyorum bu konuda.

Daha sonra arabada tatlı suratına bakarken tırtılımın, doktorun söylediklerini yavaş yavaş idrak edip içimde uyandırdığı duyguları hissetmeye başladım. Tabii ki doktorlar her bebeğin gelişimine yakından bakmalı ve ‚bir sorun var mı acaba?‘ sorusuna konsantre olmalı fakat her bebek şahsına münhasır bir mucize değil miydi aynı zamanda? Bu dünya ne kadar korkunç sıkıcı bir yer olurdu eğer her insan aynı zamanda ayni şeyleri yaşasalardı. Bebekler bu kadar tatlı olmazdı hepsi saat gibi çalışıp öngörülebilir olsalardı. Sadece gittiğim anne-bebek kurslarında bile bu o kadar açıktı ki: Her bebek aynı dönemlerden geçse de hepsi farklı bir şeklide geçiyorlardı. Bazıları iyi uyuyor, bazıları her saat başı uyanıyordu. Bazıları sürekli konuşuyor, bazıları da sessiz sessiz etrafı izliyordu. Bazıları sakin sakin yerde durup suratları detaylı bir şekilde izleyip sanki hikayeler anlatıyorlar, bazıları da dört dönüp odanın her köşesini inceliyordu. Ama bir gerçek vardı ki hepsi -kendi istedikleri ve hazır oldukları zaman- ayaklanacaklar. 

Kimse yetişkinlere rutin kontrollerle ne zaman yalnız kalmaktan korkmamaları gerektiğini yada kendi ayakları üstünde durmaları gerektiğini ya da vicdanının ne kadar gelişmesi gerektiğine bakmıyor ama. Vücutlarımızı nasıl kullandığımıza da kimse bakmıyor. Bir sürü yetişkinin doğru düzgün ayakta duramadığı, kamburunu çıkardığı için yaşadığı ortopedik problemlerle kimse ilgilenmiyor eğer kendisi farketmezse.

Buna rağmen aslında gayet normal ve mutlu yetişen bebekler, henüz ulaşamadıkları normlarla yaftalanıp, ulaştıkları, hatta ortalamanın da ilerisinde olduğu noktalar gözden kaçıyor. 

Tektipleştiriyoruz bebekleri. Karşılaştırıyoruz en başından beri. İşte sanırım bu yüzden mamazillalar ürüyor her yerde bebekleri sidik yarışına tutup, her ‚başarıyı‘ ya da ‚başarısızlığı‘ kişisel algılayan. Kendini bebeğinin/çocuğunun en iyi olmasına adayan. Çoğu zaman da aslında gözünün önündeki mucizeleri göremeyen.

Tırtılıma elimden geldiği kadar her bireyin kendine özgü oldugunu ve bütün normları sorgulaması gerektiğini öğretmeye çalışırken aynı zamanda içimde böyle deneyimlerin uyandırdığı soru işaretlerini ve şüpheleri her zaman sorgulamam gerektiğini her geçen gün biraz daha farkına varıyorum. Bunu yaparken de gözümün önündeki mucizeye bir mucize olduğunu her gün hatırlatmam gerektiğini de biliyorum. 

Bütün bunları da sabah sekizde, 6’dan beri uyanık olan tırtılım sonunda babasının koynunda uyurken yazıyorum. Yoksa deliriyor muyum yine? Annelik delilik mi ey sevgili okuyucu, bir ses ver!

Öne çıkan

Seni görüyorum, anne!

Önce saçının arkasındaki toka izini gördüm, anne. Sonra da yüzündeki hikayeni.


Kış geliyor bu şehre. Berlin çok antipatik bu zamanlarda. Güneşli, cıvıl cıvıl zamanlar bitti, karanlık, havanın cıva gibi basık olduğu, insanların suratlarının bir karış olduğu zamanlar başladı. Bütün cafelerin dışarda olan bölümleri kalktı (yine de arada güneş çıkınca 5 derece de olsa dışarda oturan almanlara rastlanıyor arada), sokaktaki hayat sadece A’dan B’ ye gidenlerle dolu.


O sabah bir çok zaman gibi, yükledim tırtılımı kucağıma, atıverdim bizi soğuğa ve hafif çiseleyen yağmura. Bütün gün amaçsızca eve tıkılmamak ve bir amaç uğrunda, hele de tırtılım için bişeyler yaptığım -en azından öyle paketlenen- kurslardan birine gidiyordum. 

Çok uyuyamamıştım yine, neredeyse her gece olduğu gibi 1,5-2 saatte bir sanki kıtlıktan çıkan tırtılımı beslemeye uyanmış, en son saat 6 civarlarında ilk agusuyla sıcacık yataktan soğuk dünyaya merakla başlamak isteyen tırtılım için temelli çıkmıştım. Beraber kahvaltı ettik tırtılımla sonra. O ana kucağında oturturken ben de her dakika gözüm onda sürekli garip tonasyonla anlattığım hikayelerle hazırladım ve yedim kahvaltımı. Sonra sallanan ana kucağını banyoya taşıdım her sabahki gibi, şarkılarla (sustuğum anda haykırıyor çünkü tırtılım) toplam 10 dakikam olduğunu bilerek duş alıp hazırlandım. Yine neredeyse her sabah gibi kremlenmeyi tercih ettim saçımı yapmaktansa (yine dağınık topuz kafamda). Bu rutinimizden sonra acıkan ve hafif yorulan tırtılımı besledim, yün onesiesini giydirip koydum kanguruya ve çıktık yola. Yaklaşık 5 dakika sonra vardığımız kavşakta gözleri ağırlaşan tırtılım uyuyakaldı her zamanki gibi. Uzanıp küçük burnunu öptüm, içimi günde 131232 kere yaşadığım mutluluk, şükran ve gurur duygusu kapladı yine. Bu romantizmin verdigi hazla taktim kulaklıklarımı ve audio kitabımı dinlemeye başladım her gün yaptığım gibi. 

Bir kaç kavşak sonra görüm işte seni, anne! Sarışın saçlarının arkasındaki bütün gece toplu kalan ve sabah tokayı çıkardığında gitmeyen izi. Büyük ihtimalle bakmadın saçlarına ekstra bir aynayla nasıl görünüyor diye, bu yüzden de farketmedin gecenin hikayesinin saçlarında kaldığını. 

Saçındaki izden telaşla itelediğin bebek arabasına kaydı gözüm. Kocamandı araba çünkü iki tane bebeğin vardi. Birisi ikili yaşlarda merakla bakıyordu etrafa hafif sarkarak. Diğeri benim tırtılımla aynı kategoride, küçük bebekti daha. Sanırım uyuyordu. Sen de telaşla bir yere yetişmeye çalışıyordun. Belki büyük bebek yuvaya bırakılacaktı önce. Belki de bakıcıya. Ya da bir yere bırakmak yerine hep yanındaydı iki bebeğin de ve bir kursa yetişmeye çalışıyordun benim gibi, hayatına amaçlar katıp, bebeklerine kendi sevginin yanında iyi, ‚profesyonel‘ pedagojik değerli şeyler sunmak için a.k.a. evde sıkılmamak için. Her nereye gidiyorsan git, telaşın belliydi yüzünden. Bu telaş da muhtemelen anne mutluluğu ve gururu ile aydınlanan -aydınlandığını düşündüğüm- yüzüne gölge düşürmüştü.


Kendi sabahımı düşündüm, uyandıktan sonra tırtılımla tatlı hayatımızı. Sonra bir küçük çocuk/bebek daha koydum bu senaryoya senden esinlenerek ve bir anda stres bastı, sanırım suratım seninle benzer bir gölgeyle dalgalandı. İkiye bölünmüştün eminim bu sabah her sabah yaptığın gibi (kendini de katıp üçe bölünmek aklına bile gelmemiş olabilir). Multitaskingin kitabini yazıp, tek elle dünyalara yetişmiştin. Kendine ayırdığın/ayırabildiğin zaman yüzünü yıkayıp üstüne bişeyler geçirmeye, belki de ağzına bi şeyler atmaya yetmişti anca. Ekstra ayna alıp saçının arkasına neden bakmadın diye bir soru gelse, muhtemelen çok uzun süredir saçının arkasını düşünmediğini farkedebilirsin. Belki de soruyu küçümsersin, ‚ben dünyayı sırtımda taşırken sen bana saçımın arkasındaki izi soruyorsun‘ diye. Haklısın da tamamen. İki tane taze canlıyı bu dünyaya adapte etmek kolay bir iş değil, bunu yaparken de saçının arkasındaki toka izini düşünmek hiç kolay degil. saçma belki de.

Seni görüyorum, anne! Hikayeni ruhumun derinliğinde hissediyorum. Telaşlı ve stresli suratını anlayabiliyorum. İki tane yeni bedeni taşıyan, yükü gerçekten daha ağır bebek arabasını kaldırıma çıkartmaya çalışırken zorlandığın ve bedenindeki sınırlı gibi hissettiren sınırsız gücünü görüyorum. Ve saygı duyuyorum sana ve diğer annelere. Eskiden küçümseyerek, bazen de kızarak baktığım, sinirli, sabırsız veya agresif olarak yorumladığım ama aslında bebekleri büyütürken kendini küçücük yapan ama kocaman bir yaratan beden olduğunu görüyorum şimdi. Eskiden ters ters baktığım kadınlardan, kaldırımda bebek arabasıyla yolumu kapayan ya da yanlışlıkla ayağımın üstünden geçen ve bu yüzden de ‚allah allaaah‘ diyip 5 numaralı bakışımı attığım annelerden özür diliyorum senin adına. Sıcacık gülümsüyorum sana, sen beni görmeden devam ediyorusun yoluna. Ben de audio kitabımda dikkatim dağıldığı için dinlemediğim son iki dakikayı geri alıp dinlemeye ve tırtılımla kursumuza doğru yürümeye devam ediyorum.

Öne çıkan

Anneliğin kitabını yazdım!?

Anneliğin kitabını yazdığımı ve kendimi bir momboss gibi hissettiğim günlerden biriydi halbuki. Her şey mükemmel başlamıştı. Küçük tırtılımla aralarında 9 gün olan bebekli arkadaşıma kahvaltıya davetliydik ailecek. İlk defa aynı yaşlarda -daha doğrusu aylarda- olan bir bebekle yan yana gelmişti küçük tırtılım.
Hiç huyum degildir bebeğimi başkalarıyla ya da normlarla kıyaslamak. Biliyorum çünkü her bebek şahsına münhasırdır ve bir anne bi kere bu kıyaslama girdabına girdi mi, çıkamaz bir daha kolay kolay ordan ve sonu hüsranla biten anların yaşanması, bunun da bütün bu sidik yarışından haberi olmayan tatlı bebeğe yansıması kaçınılmaz sonunda. Ama bu sefer gerçek o kadar gözüme girmişti ve gözlerimi kamaştırmıştı ki, kendimi alamadım bu kıyas girdabından. Toplam 5 saat kaldık aşağı yukarı arkadaşımda. Yemek yedik, sohbet ettik. Genelde sohbetimiz bebekler, kakaları, bir anda tepe taklak olan hayatlarımız, aşı konusundaki tutumumuz, Türk-Alman bebek yetiştirme mantaliteleri farkı vb. bebeksiz insanların 15 dakikada sıkıntıdan uyuyakalabileceği konular etrafında döndü.
Bu esnada benim tırtılım her zamanki gibi ya kucağımda, ya omzumda, ya mememde, eğer sakinse babasının kucağındaydı. Sakinse dediğim, -ağlamıyorsa-. Çünkü o gün farkettim ‚sakin bebek‘ ne demek. Benim küçük tırtılımın en sakin, karnı tok, sırtı pek, bezi kuru, gazı az olduğu zamanlarda bile eli ayağı kımıl kımıl oynar, mutlaka insan sesi ve ten teması ister. Onu bir pusete ya da koltuğa koyup da sohbet etmek literatürümde yoktu, böyle bir şeyin varlığı mümkün değildi benim dünyamda. Ben vücudumun değişik kesimlerinde tırtılımı taşırken, ya da ayakta hop hop onu sallarken ve tek elimle sucuklu yumurtayı ağzıma sokarken -aynı zamanda etrafa ve tırtılımın orasına burasına dökmemeye ve bu esnada insan gibi görünmeye çalışırken- arkadaşımın bebeğinin nerede oldugunu önce farketmedim bile. Saatler geçerken fark ettim ki, başka bir dünya mümkün. Arkadaşımın bebeği bir dekorasyon objesi gibi ya salıncağında, ya annesinin çaba sarfetmeden yatırdığı kucağında ya da koltukta ya uyuyuveriyor, veya uyanık ama sesi çıkmıyor, elleri ayakları bile oynamıyordu. Arkadaşım sanki çocuksuz halimiz gibi bir kere bile pışş pışşş ya da ee eeee diye sesler çıkarmadan, çocuk kucağında hoplamadan, sakince sohbet ediyordu bizimle.
Ben bu beş saatin sonunda soğuk bir su içerek -biraz da yorgun- çıktım evlerinden. Hatta beraber çıktık yürüyüşe. O ‚sakin‘ bebeğini pusetine koydu, bebek anında uyudu; ben tırtılımı koynumda kanguruyla taşıdım, anında uyumadı tabi, önce bir 5 dakika falan pışşş pışşş, eeee eeee, dandini dandini diye sohbete katılamamanın verdigi gariplikle geriden yürüdüm. Sonra uyudu çok şükür, ben de içimden geçirdim hemen ‚Benim tırtılım da böyle enerjik ve hassas bir bebek, aynı annesi, aynı babası ama ben süper bir anne olduğum için, onun ihtiyaçlarını biliyorum, ona göre de davranıyorum, bundan gocunmuyorum asla. Bak ne güzel uyudu koynumda’. Bir kaç saat sonra başlayan hafif sırt ağrısıyla, icimden haince bir ses, hayat daha kolay sakin bebeklerle bazı anneler için ve sen bunlardan biri değilsin diye fısıldadı. Sonra bu şerefsiz fısıltı içimde garip bir etkileşimle annelik kapasitemi, ebeveynlik tutumumumuzu sorgulamaya yöneltti. Acaba biz mi çok panik, sakinsiz ya da huzursuzduk da, küçük tırtılım böyle oynak oldu? En sonunda yok yok, her bebek bir karakter olarak farklı ihtiyaçlarla doğar, ben gayet sakinim diye konuyu kendim için kapatmaya karar verdim.

Yine de gün benim süper annelik günümdü. Sabahtan beri dışardaydık, küçük tırtılım kucağımda uyumuştu, sonra acıkınca arabada emzirirken, bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamak için akşam italyan restoranına gitmeye karar verdik. Nolucakti canim, ben bebeğimi tanıyordum. Acıkınca emzirirdim, sonra da kucağımda şarap bardağındaki suyumu yudumlarken ve arada dandini dandini diye konudan uzaklaşıp uyuturdum, sonra da masadaki digerleri gibi sakin sakin sohbet ederdim. Haaa evet aynen böyle oldu.
Restorana girdik, tırtılım mızıkmaya başladı. Önce sakindim, normaldir dedim, akşamları daha sık içmek istiyor diye tam kafamda planladığım gibi masada emzirdim ve kucağımda uyuttum. Sonra gelen parmesanlı trüflü makarnamı tek elle cool cool yemeye başladım.

Sushi, trüflü makarnaya ve şahane anneliğime temsilidir.


Bu sahneden beş dakika sonra, restoranın tuvaletlere giden koridorunda, çığlık çığlık ağlayan tırtılımı sakinleştirmeye çalışıyordum. İlk 10 dakika sakindim, olur öyle, yerini, sesleri ve mekanı yadırgadı tabi, birazdan uyuturum diye düşündüm. Repertuardaki bütün ninniler ve bilimum garip sesli harflerden oluşan bestelerim sona erdiğinde panik sardı beni. Yine meme istiyor biliyorum dedim sonra, sanki ampülü bulmuş gibi sevindim bu fikre. Oturdum, masadaki çığlık çığlığa ağlayan bebeğime ve bana bakan aile fertlerine ve arkadaşlarıma, ‚I got this‘ bakisi atıp meme -aka en güçlü silahım- verdim tırtılıma. İşte zurnanın zaaart dediği andaydım. Bütün sakin ninelilerime rağmen tırtılım pek sevdiği memeyle sakinleşmek yerine, bir kaç oktav yukarı çıkıp daha da sesli bağırmaya devam etti. O an tükenmiştim. Kucağımda sakinleştirdiğim aktif bebeğimle bir momboss olarak gezindiğim halimden eser yoktu şimdi. Omuzlarım düşmüş, panik halinde nereye gideceğini bilmeyen, bir 9 haftalık bebeği bile sakinleştiremeyen amatör anneydim ben. Bebeğimin dilinden ve ihtiyaçlarından bi haber yasayan bencil ve aptal bir anneydim ben. En korkuncu da, güzel, sakin bir aksam yemeği yemek isteyen insanların akşamını -çiğ bir bebek ağlamasıyla mahveden- beceriksiz anneydim ben. Diğer masadakiler artık bizim masaya ayy tatlı bebek ağlıyor yazıık diyen anlayışlı bakışlarla degil, daha ne kadar sürecek bu işkence, daha bebeğine ne kadar acı çektireceksin diye soran ve beceriksizliğimi yargılayan bakışlarla bakmaya başladılar. En azından benim algım böyleydi. Ben bunları düşünürken paniğim doruğa çıktı, rengim soldu sanırım. İşte o an bildiğim her şeyden ve kendimden şüphe ettiğim andı. Aslında kendine güveni olan, en zor anlarda bile kendimden çok şüphe etmeyen bir kadınım ben. Sanırım hayatımın en güvensiz ve çaresiz anlarından biriydi.
Ne iştahım kaldı ne bişey tabii ki. Masanın bir köşesinde en sevdiğim trüflü spagetti soğudu, parmesanlar dondu; ayni tırtılım ağladığından beri benim için donan zaman gibi. Sevgilim yemeğini bitirince, daha dogrusu ağzına çabucak tıkıştırınca, mundar olmuş yemeğimi daha stressiz yarınlara paket yaptırıp gitmeye karar verdik. Ne yazık ki sadece biz degil, masadaki, -doğum günü olan arkadaşım da dahil- herkes akşamı bitirmeye karar verdi. Hiç de planladığım gibi masadaki cool mom olamamıştım o aksam iste; tam tersi amatör ve abuk subuk bir anneydim ben artık.

Apar topar eve gelip, arabada sonunda sızan tırtılımızı eve taşıdığımız zaman derin nefes alıp kendime gelmeye başladığımda -sanırım rengim de yerine gelmeye başlayınca- sevgilimden gelen yorumla o akşam neden en karanlık güvensizlik odalarında bulunduğumu sorgulamaya başladım. ‚Seni hiç bu kadar kendine güvensiz görmemiştim‘ dedi bana ve aslında hislerime tercüman oldu. Evet hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim çünkü kendimi. Kucağımda benden bir parça olan ve içimden çıkan ve dışımda tamamen bana bağlı olan minik bir dünyalı var ve aslında anlamam gerek di mi aramızda özel bağdan dolayı neye ihtiyacı olduğunu ve nasıl onu sakinleştireceğimi. Ama yok, bilemiyordum bazen işte. Bütün bu çaresizliği dayanılmaz kılan gerçek ama şu ki, restoranda bana bakan -daha doğrusu baktığını hissettiğim- bakışlardı. Aslında onlar yan masada oturanlar değil, benim bebeğim olmadan önce restorandaki ya da diğer halka açık yerlerde, cool cool arkadaşlarımla yemek yerken ters ters baktığım kendimdi. Eski düşüncelerim va yargılamalarımdı aslında onlar. Bu saatte bebeğin ne işi var burda, ya da ne düşüncesiz aile, bir ağız tadıyla yemek yedirmedi diye düşündüğüm ve muhtemelen ters bakış attığım halimdi. Aynı zamanda türklükten gelen, elalem ne der, aman huzuru bozup kimseyi rahatsız etmiyim tutumu da vardi. Bütün bunları farkedince ve kendi bedenimde yoğun bir şekilde yaşayınca, geçmişte ters ters baktığım herkesten, restorandaki çaresiz anneden, uçaktaki stresli anne babadan, otobüsteki panik halinde olan anneden özür dilemek geldi. Tek tek, hepsinden.
Sonra karar aldım bir daha bu çaresizliğe düşmemeye. Bebekti bu ağlardı. Şimdiden başlamıştım halbuki bebeğimi kendi başarı/başarısızlığım olarak görmeye. ‚Yok bu sular çok tehlikeli, ben ayrılıyorum‘ dedim sonra kendime. ‚Elimden geleni yapıcam her zaman, ve sonuç ne olursa olsun, kabul etmeyi öğrenmem lazım. Başkaları ne deri bırakmam lazım. Zaten başkaları genelde benim düşündüğüm gibi, benim eski halim gibi yargılamıyorlardır sanırım çoğu zaman. O yüzden geçmişteki her anneden özür diledikten sonra bir daha arkama bakmamam lazım. Bebeğimin huzuru herkesin, özellikle de kendi yargılarımdan daha önemli çünkü, ve ben bu tehlikeli elalem ne der sularındayken, tırtılıma huzur veremem, onu bir zombi beyazlığına bürünmüş panikli suratımla sakinleştiremem çünkü.

İşte bir gecenin daha sonuna gelmiştik. Annelik deneyiminde bunun gibi, geçmişimi-şimdimi-geleceğimi sorgulatan 12342390234002 milyon yaşayacağım olayın bir tanesi yaşanmıştı sanırım.
Daha nicelere o zaman diyip, sanal alkolsüz şampanyamla -ya da süt yapan bir bitki çayıyla- şerefe diyorum.

Sanırım deliriyorum. Annelik delilik mi peki?

Öne çıkan

Hatırlayacak mısın?

Yeni bir bilgi değil çocukların anne karnından itibaren yaşadıklarını hayatları boyunca içlerinde taşıdıkları. Teoride çok mantıklı ve genelgeçer bilgi tabi ama insan her şeyi kendi hayatında birebir yaşayınca daha farklı yaklaşıyor böyle bilgilere.

Hamile olduğumdan beri soruyorum kendime -daha doğrusu tırtılıma-

Hatırlayacak mısın?

Sen daha karnımda bit kadarken yaşadığım duygu buhranlarını,

kendimi bildim bileli en emin halimle ‚ben mutlaka çocuk istiyorum‘ derken her şey ciddiye binince mutluluktan kalbim patlarken bir yandan da ‚acaba becerebilecek miyim, amanın hiçbir şey bilmiyorum çocuk yetiştirmeye dair‘ diye içim içimi yediğini,

sen büyürken karnımda, içimdeki sevincin, heyecanın katlanarak arttığını,

her sabah karnımı yoklayıp ‚orda mısın?‘ diye sorduktan sonra seni dışardan okşarken, beraber neler yaşayacağımızı uzuuun uzun anlattığımı, anlatırken daha da heyecanlandığımı,

etrafımda çoktan doğurmuş olanlara bakıp iç geçirerek gün saydığımı, sonra da seninle lütfen biraz erken gel, erken gelmesen de bari geç gelme diye pazarlık yaptığımı,

karnım büyüdükçe babanla olan ilişkim şekil değiştirirken kadınlıkla annelik ilişkisi hakkında saatlerce kafa yorduğumu, işin içinden çıkamayınca da, bütün düşünceleri, cevaplarını bilmediğim soruları kışkışlayıp senin suratın nasıl olacak acaba diye düşünmeye başladığımı,

şahane, pürüzsüz bir hamilelik geçirirken 9. ay gelip çattığında zorlanmaya başladığımı ve deli gibi seni kollarıma almayı beklediğimi,

her gece saat başı çişe gittiğimi,

sona yaklaşırken bilinçaltımın her türlü oyunuyla bütün karanlık korkulardan oluşan kabuslarla uyanıp, sonra bu karanlıkları senden nasıl uzak tutarım diye gecenin köründe kafa patlattığımı,

sonra o hayatimin en büyülü ani gelip çatınca, seni kollarıma ilk aldığımda (kesin ağlarım diye düşünmüştüm) güzelliğinden büyülendiğimi ve kelimelerimin, hatta o ana kadar tanıdığım duyguların kifayetsiz kaldıklarını,

ilk iki gün hastanede sana hiç kıyafet giydirmediğimi, hep tenimin üstünde seni koklayarak taşıdığımı,

ilk emzirme denemelerimde kara kara düşündüğümü, senin aç ya da tok oldugunu nasıl anlayacağımı,

ilk gecemizde başbaşayken (babana ilk gece hastanede kalmaya izin yoktu) bütün hayatimin hızlı çekimde gözlerimin önünden geçip, senin bana geldiğin anda her seyin yavaşlayıp pespembe olduğunu,

yine ilk gecemizde sana bakmaktan, sarılmaktan, doğumdaki yorgunluğumu ve uyumayı unuttuğumu,

seni ilk eve getirdiğimizdeki gün icimizi dolduran duyguları, 

sonra uykusuz gecelerimizi,

ilk zamanlarda her sese, her degisiklige olan hassasiyetinle kollarını açarak küçücük bedeninin irkilmesini ve benim de seni görünce yüreğimin hop etmesini,

her gün 1321432434 milyon fotoğrafını çekip, her seferinde de seni mi izlesem, fotoğrafla o hiç geri gelmeyecek anı durdurmaya mı çalışsam bilemediğimi,

tepetaklak olan hormonlarımın da etkisiyle sana bakıp bakıp, her geçen gün daha da büyüyeceksin ve bir daha hiç bu kadar minik olmayacaksın diye hüngür hüngür ağladığımı,

seni sadece bir kere bebek arabasıyla gezdirip, hiç de hoşuma gitmediğini -çünkü üşüyor musun, terliyor musun hissedemedim her saniye- (sen de çok sevmedin zaten) ve o gün bu gündür seni hep kucağımda taşıdığımı,

yorgunluktan ölsem de aslında seni kimseye vermek istemediğimi ama sırf teoride birden fazla insana güvenirsen daha iyi olacağını bildiğim için verdiğimi,

bazen durup dururken içime sevinç ve şükran dalgası dolduğunu ve ansızın ağlayıverdiğimi,

sen her gün büyürken içimin hem gurur ve huzur hem de buruk ve nostaljik duygularla dolduğunu,

yorgunluktan ölürken ve sinirlerimin bozulduğu zamanlarda uyuman icin sana yalvarıp sonra iki saatten fazla uyursan kendimi senin fotoğraflarına bakarken ve ne zaman uyanırsın diye düşünürken bulduğumu,

bazen, bana bağımlı birinin olmadığı eski ‚lüks‘ hayatimi özlerken bir anda yüzüne bakınca içimi kaplayan sonsuz mutlulukla özlemlerimin toz bulut olduğunu,

bazı günler son enerjimle pilates topunun üstünde sırtım kopana kadar seninle kucağımda hoplarken (çünkü çoğu zaman başka sekilde uyumuyorsun) iki tane bildigim ninniden sıkılınca abuk subuk anlamsız sesler çıkardığımı ya da ninni melodisiyle rap şarklılar bestelediğimi,

önümüzde seni ve senin olduğun hayatımızı bekleyen şeyleri düşüncükçe içimin merak ve heyecanla hopladığını,

bazen sana bişey olursa diye türlü türlü uydurduğum felaket senaryolarında ağlayıverdiğimi, sonra da ‚manyak misin İdil kendine gel’ diyip durumdan utandığımı,

bütün gün sana sarılıp seni öperken, bazen baban da olsa, birisi bana dokunduğu zaman kendimi garip hissettiğimi,

her kaka ve pırt yaptığında sanki kendim kabızmışım da günler sonra kakamı yapabilmişim gibi rahatlayıp tezahürat yaptığımı (sonra da anal fiksasyon vb. seyler aklıma gelince tezahüratı bırakıp sakin sakin seninle konuşmaya devam ettigimi), 

seni kucağımda bir elle taşırken diğer elimle hayatimi devam ettirebildiğimi (ve tek elle, bazen yere düşenleri kaldırmak icin ayaklarla, neler yapabildiğime hayret ettigime),

neredeyse her aktivite gibi, bu yazıyı da sen uyurken ve seni özlerken 14234 kere ara verip tekrar başladığımı…

hatırlayacak mısın?

Anneler duyun sesimi: Annelik delilik mi? Deliriyor muyum?

Öne çıkan

Süt Mantrası

Herkesin bir mantrası olmalı.

En çok etkilendiğim deneylerden biri şu ana kadar, çalınan müziğin ritmine, sertliğine göre şekil değiştiren su molekülleridir herhalde. E peki vücudumuzun en az yüzde 60’ı (hatta bebeklerde yüzde 70’e kadar çıkıyormuş bu oran) suysa, duyduklarımızın, dinlediklerimizin bizi şekillendirdiğine nasıl inanmayalım şimdi?

Kelimelerin ve sıklıkla tekrarlanan kelime öbeklerinin yani mantraların gücünü kendimde test edip onayladıktan sonra, biliyorum ki, sana söylediğim her kelimenin senin küçücük vücudunda ve kocaman ruhunda büyük etkileri var minik tırtılım.

O yüzden seni emzirirken, her seferinde (tamam belki çok uykusuz gecelerde zombiden halliceyken unutabilirim) sana süt mantranı söylüyorum. Bazen hakkaten sesli, bazen de fısıldayarak ya da güzel tırtıl suratına bakıp sessizce… Baban bile farketti bir ritüel halinde sana hep aynı şeyleri söylediğimi, sana neler anlattığımı sordu. (baban türkçe bilmiyor bu arada tırtılım ama bu başlı başına ayrı bir konu, ileride anlatıcam neden bizim evde üç ayrı dil konuşulduğunu)
Ben de anlattım ona senin bir süt mantran olduğunu.
İşte her 2-3 saate bir duyduğun o mantra:

İçtiğin her damla seni hayatın boyunca korusun tırtılım. Bütün organlarını, her kılcal damarını, bütün akyuvar ve alyuvarlarını korusun, güçlendirsin.
İçtiğin her damla, beynine ve ruhuna iksir olsun.
İçtiğin her damla seni biraz daha kuvvetlendirsin, büyütsün, geliştirsin. İçtiğin her damla olmak istediğin insan için güç versin ki dolu dolu, tadını çıkara çıkara yaşa bu hayatı.
İçtiğin her damla seni bir adım daha bağımsızlaştırıp kelebek olmaya yaklaştırırken, ikimizi aşkla bağlasın.
Seni çok seviyoruz minik tırtılım.

Bence her annenin bebeğine söylediği, fısıldadığı bir mantrası olmalı.
Annelik delilik mi? Deliriyor muyum?

Öne çıkan

Geri Dön, Geri Dön, Ne Olur Geri Dön

Şimdi oturmuş sana bakıyorum aşkla. Ve aklımdan, kalbimden geçenlere ben bile inanamıyorum. Ne absürt bir yaratık insanoğlu, -insankızı- .
Bütün hamileliğim boyunca bir yoğun histen diğerine koştum, bir tripten çıkıp diğerine girdim. Spiritüel bir yolculuktu resmen. Ne dini inancım ne de herhangi bir sabit fikrim var Tanrı meselesinde. Ama hep mucizelere inandım. Zaten inanmamak aptallık aslında, her birimiz birer mucizenin sonucuyuz ne de olsa. Sen de benim mucizemsin tırtılım. En minik boyutundan en pişmiş, fırından çıkmaya hazır haline kadar, her gün bana mucize yaşattın. Her sabah kalktığımda acaba gerçek misin, orda mısın diye karnımı yokladım, seni okşadım. Sen büyüdükçe içimde, benim de merakım arttı, sabrım da ters orantıyla azaldı. Seni görmek, sana dokunmak, seni koklamak isteği sardı her geçen gün ruhumu biraz daha. Bi de tabi gittikçe büyüdüğün için, yer kalmadı organlarıma, akciğerim büzüştü, bağırsaklarım oraya buraya kaydı, midem küçücük kaldı.  Merakımın ve sabırsızlığımın büyüklüğünden mi yoksa icerdeki yerinin küçüklüğünden mi bilmem ama gelmene daha 3-4 hafta varken mızıkmaya başladım ben. Hazırım dedim hep, bir de hamilelik şu ana kadar süperdi ama artık zor geliyor demeye başladım. Kim sorarsa, ‚gelebilir aslında artık‘ demeye başladım. Gelebilir artık derken, içimdeki endişeyi bastırdım ama hep. Ben hazırdım da, ya sen daha hazır degilsen? Ya bana kendi keyfimden, isteklerimden dolayı sanki seni hissediyorum gibi geliyorsa?
Hem daha evi şöyle köşe bucak silip süpür(e)medim ki. Daha yatağını yatağımıza monte etmedik ki. Daha yatağının üstüne asılıcak süsü bile almadım.
İşte böyle hallerdeyken ben, biz, o gün bugün olmuştu. Doğuma hazırlanma workshopundaydık babanla. Her sancı pozisyonunu denedik, sen geliyormuşsun gibi yaptık, rol dağılımlarını konuştuk. Tam konumuz ‚bebek dünyaya geldi‘ iken, günün son arasında içeri girerken babana dedim ki, ‚eğer şu anda altıma işemiyorsam suyum geldi demektir.‘ İkimiz de güldük önce durumun ve zamanlamanın absürtlüğüne. Too good to be true diyip derse girdik tekrar. Derste ben bütün gün oturduğum yoga matının üzerine oturur oturmaz anladım ki, insan bu kadar fazla ve uzun işeyemez, yola çıkmış geliyordun gercekten. Workshopu düzenleyen ebeden de teyid aldıktan sonra, küçük kırmızı arabamızla güle oynaya eve geldik önce. Benim, senin, babanın eşyalarını topladık önümüzdeki senin dünyaya inme yolculuğun için. Ben bi de gitmeden börek yedim.
Belki hastanede neler oldu tam olarak başka bir zaman anlatırım ama bir sonraki gün, bir Ağustos pazarında, dışarıda şıpır şıpır yaz yağmuru eşliğinde bana, kucağıma geldin. İlk görüşte aşk mı tam emin değilim çünkü sen içerdeyken de sana ve senin mucizene aşıktım. Ama o seni gördüğüm ve güzelliğinden gözlerimin kamaştığı anı hayatım boyunca hiç unutamam sanırım.

İşte o andan itibaren hipnotize olmuş bir sekilde sana bakıyorum minik tırtılım. Her mimiğin, her hareketin kalbimi şekilden şekle sokuyor. Zaman kavramımı yitirdim zaten, ne ara güneş batıyor, ne ara 3 haftalık oldun, hiç anlamıyorum. Bütün gün kucağımda olunca bazen‚ keske uyusa da bir nefes alsam‘ diyorum, sonra bir saatten fazla uyuyunca ya resimlerine bakıyorum ya da aptal gibi seni izliyorum.
Bütün bu aşkı yasarken, bazen sana hamile olduğum zamanı, 3 hafta önce içimde olduğun zamanı düşünüyorum. Bilseydim senin sen olduğunu, tanışsaydım karnımdayken, her saniye karnıma sarılırdım sanırsam. Aptalca nostaljik bi duygu kaplıyor bazen içimi; içimdeyken, biz birkenki zamanı özlüyorum bazen. Annelik delilik mi? Deliriyor muyum?   

Annelik çelişki demekmiş meğer…

Koca bir devir kapanıyor. Tek kanadını taktın çoktan da uçma hamleleri yapmaya başladın.

Ne zaman kanatlarını taktın tırtılım? 

Aslında biliyorum, her geçen gün kanatlarının yavaş yavaş belirmesine şahit oldum. İşten eve geldiğimde her geçen gün beliren kanatlarınla bana gün içinde yeni öğrendiğin şeyleri sahnelerken gördüm, zamanın tik-taklarını ve göreceliliğini, ışık hızıyla akışını içimde hissettim.

Benim minik oğlum.

Yarın yuvaya başlıyorsun benim tırtılım.

Hem senin için (hem de bütün gün sana yetebilmek ve her gün seninle yeni oyunlar keşfederken gün sonunda helak olan baban için de) seviniyorum. Sanma ki her dakikamızı seninle geçirmeyi sevmedik. Aksine babanın da benim de hayatımızın en güzel zamanlarındandı bu son 17,5 ay. Ama dört duvar sana küçük gelirken, yaşıtlarına dünyayı keşfetmek isterken, sana yetemiyoruz artık sanki. Kanatların bazen evden taşıyor, bizim boyumuzu aşıyor çünkü.

Aynı zamanda korkuyorum ama tırtılım. Yanında olamayacağımı bilmek sen düştüğünde, canın ya da kalbin acıdığında sana sıkı sıkı sarılamayacağımı bilmek içimi ürkütüyor, şimdiden kalbimi kırıyor.

Bu duygu buhranında -annelik çelişkilerle yaşamak demekmiş çünkü- bütün korkularımın yanında heyecanla bekliyorum kanatlarının her geçen gün daha da büyüdüğünü izlemeyi. Çekirdek hayatımızdan çıkıp dış dünyanın ritmiyle kendi karakterinin sentezini eve getirip bize göstereceğini hayal etmek içimde kuşlar uçurtuyor. 

Seni o kadar seviyorum ki, içime sokup içimde her yere taşıyasım var.

Seni o kadar çok seviyorum ki, kanatlarını takıp varlığını bile bilmediğimiz diyarlara uçarken seni seyretmeyi hayal etmek bile kalbime şarkı söyletip ruhumu dans ettiriyor.

Bir mihenk taşı daha işte.

Tırtılımın kanatlarını izlerken deliriyorum yine.

Annelik delilik. Gerçekten.