Tektipleştiremediklerimizden misiniz?

İşte başlıyoruz.

Tektipleştirmeye, karşılaştırmaya, negatiflere, henüz olmayan ve olması gerekenlere konsantre olup, çoktan olmuş olanlara aldırmamaya.

Almanya’da bebeklerin kontrol edilme rutinleri, 6 yaşlarına kadar tarihlerine kadar belirleniyor doğdukları andan itibaren. Elinize de sarı bir kitap veriyorlar kapağında bu tarihlerin olduğu. Yapsınlar tabii tüm kontrolleri, tıbba inancım sarsılsa da hala kocaman sarılıyorum bir şey yanlış giderse. Özellikle de konu küçücük bedenler olunca insan çaresiz, sudan çıkmış balığa dönüyor. Hele bir şey ters gidip de canları yanarsa.

İşte bu rutin kontrollerin dördüncüsündeydik tırtılımla. Gayet mutlu ve sağlıklı bir bebek bizim tırtıl. Bunu sadece pembe anne gözlükleriyle değil, objektif bir yetişkin olarak da söyleyebilirim. Yaptı doktor hanim rutin kontrollerini tüm Alman soğuk kanlılığıyla. Bunlardan biri de bebekleri yüzüstü yatırıp sırt kaslarındaki gelişimi gözlemlemekmiş meğerse. Benim tırtılım sevmiyor doğduğundan beri yüzüstü yatmayı ya da yüzüstü durmayı. Arada yine de bana kızana kadar koysam da göbeğinin üstüne, çok ısrar etmemiştim şimdiye kadar, sevmiyor diye. Mutlaka onun da günü gelecektir diye. Sonuçta hayatımda hiç yüzüstü duramayan bir bebek görmedim. 

Doktor hanım karnının üstüne koyduğunda doğal olarak söylenmeye başladı bizim tırtıl. Dirseklerini yüzünün önüne getirip etrafa pampers reklamı bebeği gibi gülücükler saçmak yerine, kollar geride, hakikaten tırtıl gibi debelenmeye başladı. Çok da uzun sürmedi bağırıp çağırması, yeter alın beni bu pozisyondan demesi. Doktorun şimdiye kadar kontrollerden sonraki her şeye tik atmış memnun suratının yerine memnuniyetsiz, sorunlu bir ögrenciyle konuşur gibi bir ifade geldi. Sonra da kıl olduğum cümleleri sarfetti: „aslında üçüncü aydan itibaren bebeğinizin karnının üstünde stabil bir şekilde durması gerekiyor, sizinki daha yüzer gibi, pozisyona hakim değil. Her gün mutlaka 10-15 kere ağlayana kadar yüzüstüne koyup pratik yaptırın. Bir sonraki aydaki randevumuza kadar bu pozisyonda duramazsa, fizyoterapi yazıcam.“

Her çocuğunun problemsiz bir şekilde büyümesini izlemek isteyen ebeveynler gibi hıhııı tamam diye kafa salladık biz de. Zaten hemen arkasından gelen aşı prosedüründeydi benim aklım, nefret ediyorum ama hayır da diyemiyorum bu konuda.

Daha sonra arabada tatlı suratına bakarken tırtılımın, doktorun söylediklerini yavaş yavaş idrak edip içimde uyandırdığı duyguları hissetmeye başladım. Tabii ki doktorlar her bebeğin gelişimine yakından bakmalı ve ‚bir sorun var mı acaba?‘ sorusuna konsantre olmalı fakat her bebek şahsına münhasır bir mucize değil miydi aynı zamanda? Bu dünya ne kadar korkunç sıkıcı bir yer olurdu eğer her insan aynı zamanda ayni şeyleri yaşasalardı. Bebekler bu kadar tatlı olmazdı hepsi saat gibi çalışıp öngörülebilir olsalardı. Sadece gittiğim anne-bebek kurslarında bile bu o kadar açıktı ki: Her bebek aynı dönemlerden geçse de hepsi farklı bir şeklide geçiyorlardı. Bazıları iyi uyuyor, bazıları her saat başı uyanıyordu. Bazıları sürekli konuşuyor, bazıları da sessiz sessiz etrafı izliyordu. Bazıları sakin sakin yerde durup suratları detaylı bir şekilde izleyip sanki hikayeler anlatıyorlar, bazıları da dört dönüp odanın her köşesini inceliyordu. Ama bir gerçek vardı ki hepsi -kendi istedikleri ve hazır oldukları zaman- ayaklanacaklar. 

Kimse yetişkinlere rutin kontrollerle ne zaman yalnız kalmaktan korkmamaları gerektiğini yada kendi ayakları üstünde durmaları gerektiğini ya da vicdanının ne kadar gelişmesi gerektiğine bakmıyor ama. Vücutlarımızı nasıl kullandığımıza da kimse bakmıyor. Bir sürü yetişkinin doğru düzgün ayakta duramadığı, kamburunu çıkardığı için yaşadığı ortopedik problemlerle kimse ilgilenmiyor eğer kendisi farketmezse.

Buna rağmen aslında gayet normal ve mutlu yetişen bebekler, henüz ulaşamadıkları normlarla yaftalanıp, ulaştıkları, hatta ortalamanın da ilerisinde olduğu noktalar gözden kaçıyor. 

Tektipleştiriyoruz bebekleri. Karşılaştırıyoruz en başından beri. İşte sanırım bu yüzden mamazillalar ürüyor her yerde bebekleri sidik yarışına tutup, her ‚başarıyı‘ ya da ‚başarısızlığı‘ kişisel algılayan. Kendini bebeğinin/çocuğunun en iyi olmasına adayan. Çoğu zaman da aslında gözünün önündeki mucizeleri göremeyen.

Tırtılıma elimden geldiği kadar her bireyin kendine özgü oldugunu ve bütün normları sorgulaması gerektiğini öğretmeye çalışırken aynı zamanda içimde böyle deneyimlerin uyandırdığı soru işaretlerini ve şüpheleri her zaman sorgulamam gerektiğini her geçen gün biraz daha farkına varıyorum. Bunu yaparken de gözümün önündeki mucizeye bir mucize olduğunu her gün hatırlatmam gerektiğini de biliyorum. 

Bütün bunları da sabah sekizde, 6’dan beri uyanık olan tırtılım sonunda babasının koynunda uyurken yazıyorum. Yoksa deliriyor muyum yine? Annelik delilik mi ey sevgili okuyucu, bir ses ver!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: