Anneliğin kitabını yazdım!?

Anneliğin kitabını yazdığımı ve kendimi bir momboss gibi hissettiğim günlerden biriydi halbuki. Her şey mükemmel başlamıştı. Küçük tırtılımla aralarında 9 gün olan bebekli arkadaşıma kahvaltıya davetliydik ailecek. İlk defa aynı yaşlarda -daha doğrusu aylarda- olan bir bebekle yan yana gelmişti küçük tırtılım.
Hiç huyum degildir bebeğimi başkalarıyla ya da normlarla kıyaslamak. Biliyorum çünkü her bebek şahsına münhasırdır ve bir anne bi kere bu kıyaslama girdabına girdi mi, çıkamaz bir daha kolay kolay ordan ve sonu hüsranla biten anların yaşanması, bunun da bütün bu sidik yarışından haberi olmayan tatlı bebeğe yansıması kaçınılmaz sonunda. Ama bu sefer gerçek o kadar gözüme girmişti ve gözlerimi kamaştırmıştı ki, kendimi alamadım bu kıyas girdabından. Toplam 5 saat kaldık aşağı yukarı arkadaşımda. Yemek yedik, sohbet ettik. Genelde sohbetimiz bebekler, kakaları, bir anda tepe taklak olan hayatlarımız, aşı konusundaki tutumumuz, Türk-Alman bebek yetiştirme mantaliteleri farkı vb. bebeksiz insanların 15 dakikada sıkıntıdan uyuyakalabileceği konular etrafında döndü.
Bu esnada benim tırtılım her zamanki gibi ya kucağımda, ya omzumda, ya mememde, eğer sakinse babasının kucağındaydı. Sakinse dediğim, -ağlamıyorsa-. Çünkü o gün farkettim ‚sakin bebek‘ ne demek. Benim küçük tırtılımın en sakin, karnı tok, sırtı pek, bezi kuru, gazı az olduğu zamanlarda bile eli ayağı kımıl kımıl oynar, mutlaka insan sesi ve ten teması ister. Onu bir pusete ya da koltuğa koyup da sohbet etmek literatürümde yoktu, böyle bir şeyin varlığı mümkün değildi benim dünyamda. Ben vücudumun değişik kesimlerinde tırtılımı taşırken, ya da ayakta hop hop onu sallarken ve tek elimle sucuklu yumurtayı ağzıma sokarken -aynı zamanda etrafa ve tırtılımın orasına burasına dökmemeye ve bu esnada insan gibi görünmeye çalışırken- arkadaşımın bebeğinin nerede oldugunu önce farketmedim bile. Saatler geçerken fark ettim ki, başka bir dünya mümkün. Arkadaşımın bebeği bir dekorasyon objesi gibi ya salıncağında, ya annesinin çaba sarfetmeden yatırdığı kucağında ya da koltukta ya uyuyuveriyor, veya uyanık ama sesi çıkmıyor, elleri ayakları bile oynamıyordu. Arkadaşım sanki çocuksuz halimiz gibi bir kere bile pışş pışşş ya da ee eeee diye sesler çıkarmadan, çocuk kucağında hoplamadan, sakince sohbet ediyordu bizimle.
Ben bu beş saatin sonunda soğuk bir su içerek -biraz da yorgun- çıktım evlerinden. Hatta beraber çıktık yürüyüşe. O ‚sakin‘ bebeğini pusetine koydu, bebek anında uyudu; ben tırtılımı koynumda kanguruyla taşıdım, anında uyumadı tabi, önce bir 5 dakika falan pışşş pışşş, eeee eeee, dandini dandini diye sohbete katılamamanın verdigi gariplikle geriden yürüdüm. Sonra uyudu çok şükür, ben de içimden geçirdim hemen ‚Benim tırtılım da böyle enerjik ve hassas bir bebek, aynı annesi, aynı babası ama ben süper bir anne olduğum için, onun ihtiyaçlarını biliyorum, ona göre de davranıyorum, bundan gocunmuyorum asla. Bak ne güzel uyudu koynumda’. Bir kaç saat sonra başlayan hafif sırt ağrısıyla, icimden haince bir ses, hayat daha kolay sakin bebeklerle bazı anneler için ve sen bunlardan biri değilsin diye fısıldadı. Sonra bu şerefsiz fısıltı içimde garip bir etkileşimle annelik kapasitemi, ebeveynlik tutumumumuzu sorgulamaya yöneltti. Acaba biz mi çok panik, sakinsiz ya da huzursuzduk da, küçük tırtılım böyle oynak oldu? En sonunda yok yok, her bebek bir karakter olarak farklı ihtiyaçlarla doğar, ben gayet sakinim diye konuyu kendim için kapatmaya karar verdim.

Yine de gün benim süper annelik günümdü. Sabahtan beri dışardaydık, küçük tırtılım kucağımda uyumuştu, sonra acıkınca arabada emzirirken, bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamak için akşam italyan restoranına gitmeye karar verdik. Nolucakti canim, ben bebeğimi tanıyordum. Acıkınca emzirirdim, sonra da kucağımda şarap bardağındaki suyumu yudumlarken ve arada dandini dandini diye konudan uzaklaşıp uyuturdum, sonra da masadaki digerleri gibi sakin sakin sohbet ederdim. Haaa evet aynen böyle oldu.
Restorana girdik, tırtılım mızıkmaya başladı. Önce sakindim, normaldir dedim, akşamları daha sık içmek istiyor diye tam kafamda planladığım gibi masada emzirdim ve kucağımda uyuttum. Sonra gelen parmesanlı trüflü makarnamı tek elle cool cool yemeye başladım.

Sushi, trüflü makarnaya ve şahane anneliğime temsilidir.


Bu sahneden beş dakika sonra, restoranın tuvaletlere giden koridorunda, çığlık çığlık ağlayan tırtılımı sakinleştirmeye çalışıyordum. İlk 10 dakika sakindim, olur öyle, yerini, sesleri ve mekanı yadırgadı tabi, birazdan uyuturum diye düşündüm. Repertuardaki bütün ninniler ve bilimum garip sesli harflerden oluşan bestelerim sona erdiğinde panik sardı beni. Yine meme istiyor biliyorum dedim sonra, sanki ampülü bulmuş gibi sevindim bu fikre. Oturdum, masadaki çığlık çığlığa ağlayan bebeğime ve bana bakan aile fertlerine ve arkadaşlarıma, ‚I got this‘ bakisi atıp meme -aka en güçlü silahım- verdim tırtılıma. İşte zurnanın zaaart dediği andaydım. Bütün sakin ninelilerime rağmen tırtılım pek sevdiği memeyle sakinleşmek yerine, bir kaç oktav yukarı çıkıp daha da sesli bağırmaya devam etti. O an tükenmiştim. Kucağımda sakinleştirdiğim aktif bebeğimle bir momboss olarak gezindiğim halimden eser yoktu şimdi. Omuzlarım düşmüş, panik halinde nereye gideceğini bilmeyen, bir 9 haftalık bebeği bile sakinleştiremeyen amatör anneydim ben. Bebeğimin dilinden ve ihtiyaçlarından bi haber yasayan bencil ve aptal bir anneydim ben. En korkuncu da, güzel, sakin bir aksam yemeği yemek isteyen insanların akşamını -çiğ bir bebek ağlamasıyla mahveden- beceriksiz anneydim ben. Diğer masadakiler artık bizim masaya ayy tatlı bebek ağlıyor yazıık diyen anlayışlı bakışlarla degil, daha ne kadar sürecek bu işkence, daha bebeğine ne kadar acı çektireceksin diye soran ve beceriksizliğimi yargılayan bakışlarla bakmaya başladılar. En azından benim algım böyleydi. Ben bunları düşünürken paniğim doruğa çıktı, rengim soldu sanırım. İşte o an bildiğim her şeyden ve kendimden şüphe ettiğim andı. Aslında kendine güveni olan, en zor anlarda bile kendimden çok şüphe etmeyen bir kadınım ben. Sanırım hayatımın en güvensiz ve çaresiz anlarından biriydi.
Ne iştahım kaldı ne bişey tabii ki. Masanın bir köşesinde en sevdiğim trüflü spagetti soğudu, parmesanlar dondu; ayni tırtılım ağladığından beri benim için donan zaman gibi. Sevgilim yemeğini bitirince, daha dogrusu ağzına çabucak tıkıştırınca, mundar olmuş yemeğimi daha stressiz yarınlara paket yaptırıp gitmeye karar verdik. Ne yazık ki sadece biz degil, masadaki, -doğum günü olan arkadaşım da dahil- herkes akşamı bitirmeye karar verdi. Hiç de planladığım gibi masadaki cool mom olamamıştım o aksam iste; tam tersi amatör ve abuk subuk bir anneydim ben artık.

Apar topar eve gelip, arabada sonunda sızan tırtılımızı eve taşıdığımız zaman derin nefes alıp kendime gelmeye başladığımda -sanırım rengim de yerine gelmeye başlayınca- sevgilimden gelen yorumla o akşam neden en karanlık güvensizlik odalarında bulunduğumu sorgulamaya başladım. ‚Seni hiç bu kadar kendine güvensiz görmemiştim‘ dedi bana ve aslında hislerime tercüman oldu. Evet hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim çünkü kendimi. Kucağımda benden bir parça olan ve içimden çıkan ve dışımda tamamen bana bağlı olan minik bir dünyalı var ve aslında anlamam gerek di mi aramızda özel bağdan dolayı neye ihtiyacı olduğunu ve nasıl onu sakinleştireceğimi. Ama yok, bilemiyordum bazen işte. Bütün bu çaresizliği dayanılmaz kılan gerçek ama şu ki, restoranda bana bakan -daha doğrusu baktığını hissettiğim- bakışlardı. Aslında onlar yan masada oturanlar değil, benim bebeğim olmadan önce restorandaki ya da diğer halka açık yerlerde, cool cool arkadaşlarımla yemek yerken ters ters baktığım kendimdi. Eski düşüncelerim va yargılamalarımdı aslında onlar. Bu saatte bebeğin ne işi var burda, ya da ne düşüncesiz aile, bir ağız tadıyla yemek yedirmedi diye düşündüğüm ve muhtemelen ters bakış attığım halimdi. Aynı zamanda türklükten gelen, elalem ne der, aman huzuru bozup kimseyi rahatsız etmiyim tutumu da vardi. Bütün bunları farkedince ve kendi bedenimde yoğun bir şekilde yaşayınca, geçmişte ters ters baktığım herkesten, restorandaki çaresiz anneden, uçaktaki stresli anne babadan, otobüsteki panik halinde olan anneden özür dilemek geldi. Tek tek, hepsinden.
Sonra karar aldım bir daha bu çaresizliğe düşmemeye. Bebekti bu ağlardı. Şimdiden başlamıştım halbuki bebeğimi kendi başarı/başarısızlığım olarak görmeye. ‚Yok bu sular çok tehlikeli, ben ayrılıyorum‘ dedim sonra kendime. ‚Elimden geleni yapıcam her zaman, ve sonuç ne olursa olsun, kabul etmeyi öğrenmem lazım. Başkaları ne deri bırakmam lazım. Zaten başkaları genelde benim düşündüğüm gibi, benim eski halim gibi yargılamıyorlardır sanırım çoğu zaman. O yüzden geçmişteki her anneden özür diledikten sonra bir daha arkama bakmamam lazım. Bebeğimin huzuru herkesin, özellikle de kendi yargılarımdan daha önemli çünkü, ve ben bu tehlikeli elalem ne der sularındayken, tırtılıma huzur veremem, onu bir zombi beyazlığına bürünmüş panikli suratımla sakinleştiremem çünkü.

İşte bir gecenin daha sonuna gelmiştik. Annelik deneyiminde bunun gibi, geçmişimi-şimdimi-geleceğimi sorgulatan 12342390234002 milyon yaşayacağım olayın bir tanesi yaşanmıştı sanırım.
Daha nicelere o zaman diyip, sanal alkolsüz şampanyamla -ya da süt yapan bir bitki çayıyla- şerefe diyorum.

Sanırım deliriyorum. Annelik delilik mi peki?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: